Türkçe Peygamber Camii anlamına gelen Mescid-i Nebevî, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından Mekke’den Medine’ye hicretinin hemen ardından Hicri 1 (Miladi 622) yılında inşa edilmiştir. Başlangıçta kerpiç ve palmiye yaprakları kullanılarak inşa edilmiş küçük bir cami iken tarih boyunca uğradığı çeşitli genişletmelerle bugün dünyanın en büyük camilerinden biri haline gelmiştir. Hz. Peygamber’in kabriyle birlikte, en sadık iki sahabesi Ebu Bekir Sıddık ve Ömer bin Hattab’ın (r.a.) kabirlerinin de cami içinde bulunması, Mescid-i Nebevî’yi en çok ziyaret edilen mübarek yerlerden biri haline getirmektedir.
Mescid-i Nebevî Medine’nin kalbidir. Bina, şehrin yüzlerce yıl boyunca etrafında katlanarak büyürken bina, odak noktası olmuştur. Cami, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından ilk kurulduğunda, günde beş vakit cemaatle namaz kılınan bir yerden çok daha fazlasıydı. Bir maneviyat mekânı olmasının yanı sıra sosyal, hukuki ve siyasi faaliyetlerin de yürütüldüğü bir yerdi.
İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan Resûl-i Ekrem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra gerçekleştirilen ilk faaliyetlerden biri Mescid-i Nebevî’nin (Mescid-i Nebî) inşasıdır. Bizzat Hz. Peygamber tarafından yaptırılan iki mescidden biri olan (diğeri Kubâ), Mescid-i Nebevî onun Medine’deki bütün faaliyetlerinin merkezinde yer almış ve fonksiyonları bakımından sonraki dönemde kurulan camilere örnek teşkil etmiştir. Mescid-i Nebevî’nin adı Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan geçmemekle birlikte “ilk günden takvâ üzerine kurulan mescid” ifadesiyle (et-Tevbe 9/108) Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Kubâ’nın kastedildiği rivayet edilmektedir (Müsned, III, 91; Müslim, “Ḥac”, 514; Belâzürî, Fütûh, s. 4; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XI, 26-28). İbn Kesîr, Mescid-i Nebevî’nin âyette sözü edilen sıfata daha lâyık olduğunu belirtir (el-Bidâye, III, 218). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Mescid-i Nebevî fazilet bakımından Mescid-i Harâm’dan sonra gelir. İmam Mâlik başta olmak üzere bazı âlimlere göre ise Resûlullah buraya defnedildiğinden Mescid-i Nebevî daha faziletlidir (Nevevî, IX, 163, 164). Mekke’deki Mescid-i Harâm gibi Mescid-i Nebevî ve Kudüs’teki Mescid-i Aksâ için de Harem-i şerif tabiri kullanılır.
Mescid-i Nebevî’nin Bölümleri. Hücre-i Saâdet. Resûl-i Ekrem’in Hz. Âişe’nin odasına defnedilmesinden sonra burası hücre-i saâdet adıyla anılmaya başlanmıştır. Hz. Ömer ve Hz. Osman, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken hücre-i saâdeti ve diğer odaları olduğu gibi bırakmışlardı. Hücre-i saâdetin dışındaki diğer odalar Velîd zamanındaki genişletmede mescide dahil edilmiştir. Mescid-i Nebevî ile ilgili bütün onarım faaliyetlerinde hücre-i saâdete öncelik verilmiş, burası, Hz. Peygamber’in minberinin bulunduğu yerle bütünleşerek mescidin en önemli bölümü haline gelmiştir
Minber. Resûl-i Ekrem’in Mescid-i Nebevî’de cemaate hitap ederken dayanması için hurma ağacından bir kütük konulmuş, cemaatin Hz. Peygamber’in yüzünü görememesi ve sesini işitememesi üzerine 7 (628) veya 8. (629) yılda ılgın ağacından 50 cm. eninde 1,25 m. uzunlukta, 1 m. yükseklikte, arkasında üç sütunu bulunan üç basamaklı ilk minber yapılmıştır. İlk halifeler Resûl-i Ekrem’e saygılarından dolayı üçüncü basamağı kullanmamışlardı ve bu basamak bir tahta parçasıyla kapatılmıştı (İbn Abdürabbih, VII, 289; İbn Cübeyr, s. 146). Resûlullah’ın minberin yapılmasından önce dayandığı hurma kütüğü İslâm’ın ilk yıllarından itibaren Übey b. Kâ‘b tarafından muhafaza edilmişti (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 199). Öte yandan Hz. Peygamber’e dair şiirlerini okuması için Hassân b. Sâbit’e Mescid-i Nebevî’de bir minber tahsis ettiği kaydedilmektedir. Hz. Osman zamanında Resûl-i Ekrem’in minberinin üzerine bir kubbe yapılarak kumaşla örtülmüş ve basamakları abanoz ağacıyla kaplanmıştır. Muâviye b. Ebû Süfyân devrinde minbere altı basamak ilâve edilmiştir. Bu ilk minber 654 (1256) yılındaki bir yangında yanınca yerine Yemen Hükümdarı el-Melikü’l-Muzaffer Şemseddin tarafından gönderilen minber konulmuş (656/1258), ardından bu minber Memlük Sultanı I. Baybars tarafından yenilenmiştir (666/1268). Memlük Sultanı Berkuk’un 797’de (1395) gönderdiği minberi 820’de (1417) Memlük Sultanı Şeyh el-Mahmûdî değiştirmiştir. Bu minber 886’daki (1481) Mescid-i Nebevî yangınında hasar görerek kullanılamaz duruma gelince Medineliler tuğla ve alçıdan yeni bir minber yaptırmış, bu minber, Kayıtbay tarafından 888’de (1483) gönderilen mermer minberin Mescid-i Nebevî’ye konulmasına kadar kullanılmıştır. Kayıtbay’ın minberi daha sonra Mescid-i Kubâ’ya taşınarak yerine III. Murad’ın yolladığı mermer minber konulmuştur (998/1590). Osmanlı selâtin camilerinde benzerleri görülen, üzerinde zarif altın tezyinatlı kubbenin yer aldığı, yaklaşık 7 m. yüksekliğindeki bu minber süsleme ve tezyinat bakımından bir şaheser olup halen Hz. Peygamber’in mihrabının sağında ve minberinin yerinde durmaktadır.
Mihrap. Başlangıçta Mescid-i Nebevî’nin bir mihrabı yoktu. Hz. Peygamber’in namaz kıldırdığı yer belliydi. Ömer b. Abdülazîz, Mescid-i Nebevî’yi imar ederken ön duvara oyulmuş niş tarzında bir mihrap ilâve etmiş, bu mihrap daha sonra Resûl-i Ekrem’in mihrabı olarak tanınmıştır. Velîd b. Abdülmelik ve Mehdî-Billâh dönemlerinde yapılan düzenlemelerde mihraba giden revakın tezyinatına özel bir önem verilmiş, çok dengeli çizgiler taşıyan, sağında imamın girmesi için bir kapısı bulunan mihrabın üstü altın tezyinatlı bir kubbe ile örtülmüştür (İbn Abdürabbih, VII, 288-289). Memlük Sultanı Kayıtbay’ın, 888’de (1483) siyah-beyaz ve renkli mermerden yeniletip madalyon ve şerit halinde celî sülüs yazılar ve geometrik motiflerle süslettiği mihrap yüzyıllar boyunca kullanılmış, 1984’te ise tamamen yenilenmiştir. Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem’in mihrabından başka mihraplar da vardır. Hz. Osman, mescidde zemini yükseltilerek çevresi kuşatılan ve “maksûre” adı verilen bir yer yaptırmış ve burada namaz kılmayı âdet edinmiştir. Ömer b. Abdülazîz, Mescid-i Nebevî’yi imar ederken bu maksûrenin yerine niş tarzında bir mihrap yaptırınca burası Hz. Osman’ın mihrabı olarak anılmaya başlanmıştır. Maksûrenin kuzeyinde Hz. Peygamber’in gece namazı kıldığı yerdeki “mihrâbü’t-teheccüd” olarak tanınan mihrap Kayıtbay ve Abdülmecid devirlerinde yenilenmiştir. Mushaf konulan ahşap dolabı dışında bugün de mevcut olan bu mihrabın üzerinde altın süslemeler ve teheccüd âyetleri yazılıdır. Mihrâbü’t-teheccüdün önünde ve hücre-i saâdetin arkasında maksûre içinde Resûl-i Ekrem’in mihrabına benzer şekilde tezyin edilmiş olan Hz. Fâtıma’nın mihrabı bulunuyordu. Mescid-i Nebevî’de farklı mezhepler için ayrı ayrı mihraplar konulmuştur. Bunların en meşhuru, Memlük Sultanı el-Melikü’l-Eşref İnal’ın 861’de (1457) koydurduğu Hanefî mihrabıdır (Sehâvî, II, 267). 938’de (1531-32) Kanûnî Sultan Süleyman tarafından beyaz ve siyah mermerden yaptırılarak tezyin edilen ve üslûbu Kayıtbay mihrabına benzeyen bu mihrap Süleymâniye adıyla meşhur olmuştur. Memlük ve Osmanlı dönemlerindeki mihrapların kademeli girift kemerinde ve köşelerindeki mermer kaplamalarda ince bir işçilik göze çarpmakta, üzerlerinde kıbleyle ilgili âyetler yer almaktadır.
Mahfil. Mescid-i Nebevî’ye ilk mahfili (maksûre) Hz. Ömer’in namaz kıldırırken şehid edilmesini dikkate alan Hz. Osman yaptırmıştır. Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem’in minberinin kuzeyinde Bilâl-i Habeşî’nin müezzinlik yaptığı yerde bulunan müezzin mahfili “makberiyye” adıyla meşhur olmuştur. İlk zamanlarda basit ve sade yapıda ahşap olan mahfil, Kayıtbay tarafından kare planlı ince ve zarif dört direkten bir kaide üzerine tamamı mermerden yapılmıştır (a.g.e., I, 60). Ardından bazı tamir ve tâdilâttan geçirilen müezzin mahfilinin en son tamiratı 1983’te gerçekleştirilmiştir.
Minare. Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında, Bilâl-i Habeşî’nin ezan okumak için üzerine iple tırmanarak çıktığı “üstüvâne” denilen bir yer bulunmaktaydı (İbn İshak el-Harbî, s. 368; Abdülhay el-Kettânî, I, 161-162). Minarenin ilk şekli olarak düşünülebilecek silindir biçimindeki bu yerin dışında ezan okumak için mescidin çevresindeki bazı yüksek yerler de kullanılıyordu. Ömer b. Abdülazîz, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken dört köşesine 8 × 8 zirâ ebadındaki bir kaideye oturan yaklaşık 26 m. yükseklikte dört minare yaptırmış, 97’de (716) Süleyman b. Abdülmelik, güneybatı köşesindeki minareyi şerefesinin mesken mahremiyetine zarar verdiği gerekçesiyle yıktırmıştır (İbn İshak el-Harbî, s. 368; Semhûdî, II, 526). Mescid-i Nebevî’nin bundan sonra yüzyıllar boyunca üç minareli olarak kaldığı, Medine’yi ziyaret eden İbn Cübeyr ve Evliya Çelebi’nin kayıtlarından anlaşılmaktadır (er-Riḥle, s. 148; Seyahatnâme, IX, 616-617). Muhammed b. Kalavun’un 706’da (1306-1307) inşa ettirdiği Bâbüsselâm minaresi IV. Mehmed tarafından yenilenmiştir. 13 Ramazan 886’da (5 Kasım 1481) mescidin güneydoğu köşesindeki minarenin bir kısmının yıldırım sebebiyle yıkılmasının ardından mescid imar edilirken bütün minareler tekrar yapılmıştır. Bu minarelerden bugün hâlâ ayakta duran ve Memlük sanatının en önemli örneklerinden biri olan güneydoğu köşesindeki minare dört bölümden oluşur. Başmüezzin burada ezan okuduğu için Reîsiyye adı verilen bu minarenin kare şeklindeki alt gövdesi üstte mukarnaslarla genişleyip ilk şerefeye ulaşır. Gövdenin orta kısmında dört yana açılan kapılarla mukarnaslar üzerine oturan, mahfil veya balkon tarzında dört küçük şerefe vardır. Dışarıdan gittikçe derinleşen bir niş gibi görünen mahfil kapılarının yukarısında üçgen şeklinde birer kemer yer alır. Osmanlı döneminde 947’de (1540) mescidin kuzeydoğusundaki minare yıkılarak yerine 4,65 × 4,65 metrelik kaide üzerinde yaklaşık 70 m. yükseklikte, Kanûnî Sultan Süleyman’a nisbetle Süleymâniye olarak adlandırılan üç şerefeli bir minare inşa edilmiştir. Abdülmecid’in imarı sırasında kuzeybatıda Mecidiye, güneybatıda Bâbüsselâm, batıda ise Bâbürrahme diye anılan minareler yapılmıştır. Mescidin Reîsiyye dışındaki minareleri tamamen Osmanlı tarzını yansıtmaktaydı. İlk Suûdî genişletmesinde Mecidiye ve Süleymâniye yerine kare kaideli, 72 m. yükseklikte iki yeni minare inşa edilmiştir. Mescid-i Nebevî’nin 1994’te tamamlanan son imarında minare sayısı ona çıkarılmıştır. Yeni eklenen altı minare 104 m. yükseklikte olup dörder şerefelidir. 5,5 × 5,5 m. ebadındaki bir zemine oturan minarelerde alt kısım kare, ortası sekizgen, üst kısım silindirik gövdelidir.
Avlu. Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik dönemindeki planlamada Mescid-i Nebevî’nin ortasında kum ve çakıl dökülmüş, iki tarafına hurma ağaçlarının dikildiği, daha sonra “kumluk” adıyla meşhur olan üzeri açık bir avlu bulunuyordu. Ebû Ca‘fer el-Mansûr sıcak havalarda avlunun örtülerle gölgelendirilmesini istemiş ve ahşap direklere gerilen iplerin üzerine konulan örtülerle gölgelenme sağlanmıştı (İbn Battûta, I, 133). 439’da (1047-48) Medine’yi ziyaret eden Nâsır-ı Hüsrev, Mescid-i Nebevî’nin üstü açık kısımlarının üzerinin kuşların girmemesi için ağla örtülmüş olduğunu kaydeder (Sefernâme, s. 111). Mescidin sahanlığının ortasındaki araç ve gereçlerin saklandığı yere “kubbetü’z-zeyt” denilir (İbn Cübeyr, s. 147). Burası Abdülmecid’in imarında ortasında havuzun yer aldığı, farklı ihtiyaçlar için bölümlerin bulunduğu iki farklı kısım şeklinde tasarlanmıştır.
Kapılar. Mescid-i Nebevî’nin ilk inşasında batı tarafında Bâbürrahme (Bâbüâtike), doğu tarafında Bâbücibrîl (Bâbüosman) ve güney tarafında Bâbülcenûbî adlarıyla üç kapısı bulunuyordu. Kıblenin değişmesinden sonra güneydeki kapı kapatılarak kuzey duvarında bir kapı açılmıştır. Hz. Ömer zamanında kapı sayısı altıya çıkarılmıştır. Mescid-i Nebevî’nin kapıları, genişletmeler sırasında daha ileriye alınmaları dışında Mehdî zamanındaki imara kadar herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Bu dönemde doğu ve batı duvarlarında sekizer, güney ve kuzey duvarlarında dörder olmak üzere kapı sayısı yirmi dört olmuştur. Bu sayı on sekiz, on dokuz veya yirmi olarak da kaydedilmektedir (İbn İshak el-Harbî, s. 384; İbn Abdürabbih, VII, 290; İbn Cübeyr, s. 148; Semhûdî, II, 686-687). Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Bâbürrahme yenilenmiş, kapının sağ ve sol tarafına Hz. Peygamber’in âlemlere rahmet olarak gönderildiğini belirten âyetten sonra Kanûnî’den Osman Bey’e kadar bütün Osmanlı padişahlarının adı yazılmıştır. Abdülmecid zamanında bu kapılardan, ilk dönemden kalan batı duvarının kıble duvarına bitiştiği yerdeki Bâbüsselâm, batı tarafındaki Bâbürrahme, kuzey duvarındaki Abdülmecid’e nisbetle Bâbülmecîdî, doğu tarafındaki Bâbünnisâ ve Bâbücibrîl yenilenmiş, diğerleri kapatılmıştır. Resûl-i Ekrem, hastalığı sırasında Hz. Ebû Bekir’in kapısı dışında mescidin avlusuna açılan bütün kapıların kapatılmasını istediğinden (Buhârî, “Ṣalât”, 80, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45) bu kapı genişletmelerde korunmuş ve mescid dışına yer altından bir geçit konulmuştur (İbn Cübeyr, s. 147). Geçidin çıkışı Kayıtbay Medresesi’nin inşası esnasında kapatılmış, geçit ise çeşitli eşyaların konulduğu küçük depolar haline getirilmiştir. İlk Suûdî genişletmesinde kapıların sayısı ona çıkarılmıştır. Günümüzde Mescid-i Nebevî’nin kırk bir ana giriş ve çıkış noktası bulunmaktadır.
Diğer Özellikleri. Mescid-i Nebevî’nin çeşitli yerlerine erken dönemden itibaren su getirilmiştir. II. (VIII.) yüzyılda mescidin iç ve dış bölümlerinde abdest almak ve su içmek için on dokuz adet su mahalli bulunduğu rivayet edilmektedir (İbn Şebbe, I, 259; Semhûdî, III, 678). Ömer b. Abdülazîz zamanından başlayarak kurşun borular kullanılmıştır (İbn İshak el-Harbî, s. 385). 726’da (1326) Medine’yi ziyaret eden İbn Battûta hücre-i saâdetin kuzeyinde mermer bir havuz bulunduğunu, Bâbüsselâm’ın yanındaki Aynüzzerkā kaynağından gelen çeşmeye bir merdivenle inildiğini kaydeder (er-Riḥle, I, 134). Memlük Sultanı Kalavun çeşmenin yanına bir şadırvan inşa ettirmiş, bu şadırvan 1837’de yenilenmiştir. Aynı yıl Bâbürrahme civarında I. Ahmed tarafından yaptırılan sebil ve fıskıye de onarılmıştır (M. Hezzâ‘ eş-Şehrî, el-Mescidü’n-nebevî fi’l-ʿaṣri’l-ʿOs̱mânî, s. 91). Abdülmecid devrinde (1839-1861) gerçekleştirilen imarda kuzeyde revaklardan sonra kıble duvarına paralel iki bölümden oluşan bir yapı tasarlanmıştır. Üstü kapalı olan doğu kısmı Mecidiye kapısının iki tarafında ikişer odadan oluşan bir mekteptir. Üstü açık batı kısmında bir iç avlu etrafında kandiller ve temizlik malzemeleri, hasır gibi eşyaların konulduğu oda ve mahzenler, ortasında ise tuvalet, banyo ve abdest alma yerleri bulunmaktadır.
Mescid-i Nebevî ilk zamanlarda hurma dalları yakılarak aydınlatılıyordu. Ashaptan Temîm ed-Dârî, Suriye’den Medine’ye gelirken beraberinde kandil ve yağını getirmiş, mescid bununla aydınlatılmaya başlanmıştır. Temîm, Hz. Peygamber’in takdir ve dualarına nâil olmuş (Zehebî, II, 448), ardından mescidin aydınlatılması görevini Temîm’in kölesi üstlenmiştir (İbn Abdülber, II, 683; İbn Hacer, II, 32). Hz. Ömer zamanında Mescid-i Nebevî’ye büyük kandiller asılmış ve buhurdanlıklar konulmuştur. Daha sonra kandil, fener, mum ve meşale gibi aydınlatma araçları kullanılmış, bunlar için özel tahsisat ayrılmıştır. Osmanlı döneminde kullanılamaz hale gelen altın ve gümüş buhurdanlık ve kandiller eritilip bunların yerine yenileri konulmuştur (BA, MD, nr. 73, s. 368). Mescid-i Nebevî’de ilk defa 1908 yılında elektrik kullanılmıştır (M. Lebîb el-Betenûnî, s. 327).
Mescidin tamamının ilk olarak ne zaman tefriş edildiği bilinmemekte, ancak konuyla ilgili haberlerin Memlük devrinin sonlarına doğru arttığı görülmektedir. Osmanlılar zamanında Mescid-i Nebevî’nin tefrişine ayrı bir önem verilmiş, başlangıçta yaygın olan Hint seccadelerine Uşak, Gördes, Hereke gibi Anadolu’da dokunanları ilâve edilmiştir. Abdülmecid’in imarından sonra başlayan seccade gönderme işi 1901’de İstanbul’da dokunan yirmi yedi parça ile tamamlanmış, Osmanlı seccadeleri Melik Abdülazîz döneminde Mescid-i Nebevî seccadeleri tek tipe dönüştürülünceye kadar kullanılmıştır.



